Showing posts with label Almanya. Show all posts
Showing posts with label Almanya. Show all posts

Sunday, January 15, 2012

Tomatillo, physallis ve altin cilek

Son birkac gundur kendimizi Masterchef Amerika izlemeye kaptirdik. Turk versiyonu ile arasinda daglar kadar fark var ama o ayri bir yazinin konusu :) Bugun yazacaklarim yine yeme icme ile ilgili :)))

Boyle programlari sevme sebebim seyrederken bir suru yeni bilgi edinmem, bir suru degisik sebze meyva ve teknik ogrenme firsati. Eh yeme icme, dunya mutfaklari ve farkli mutfak kulturleri en buyuk ilgi alanlarimdan biri oldugu icin de bu programlar tam benlik :)
Hatta sirf bu merakim yuzunden programi seyrederken birden bire durdurup aa o ne meyvasiymis diye internete daldigim oluyor :)

Iste pysallis, tomatillo, cape gooseberry cozumlememizi de boyle yapmis olduk :)

Daha dogrusu Pysallis yani Turkceye son bir iki yilda kazandirilmis ismi ile "altin cilek", Almanya'da yasadigimiz yillarda bol bol yedigimiz bir meyvaydi. Turkiye'de hic yoktu ve bilinmiyordu o zamanlar, onun icin de altin cilek lafini duydugumda bu ismi hic konduramadim ona, zira benim icin sadece ve sadece "fisilis" (pyhsallis) dir kendisi :)))
Hatta gazete ve televizyonlardaki "kilo verdiriyor, super zayiflatiyor" reklamlarinin hepsi yalan diye altina imzami atabilirim. Cunku uzun yillarca yedik ama hic kilo falan vermedik!

Neyse efendim, uzun zamandir gormedigimiz ve hatta oldukca ozledigimiz! bu guzel meyvaya masterchef ekraninda rastlayinca "aa bizim fisilis bu" diyerekten atladik tabii :) Ama bu sefer de bizim fisilis olmus "cape gooseberry" :) Bu vesileyle Ingilizce ismini de ogrenmis olduk, zira pysallis demek oldukca zor gelmis de bu ismi uydurmuslar anladigim kadariyla :)

Dedigim gibi biz bu meyvayi oldukca severek yemis ve bol bol tuketmistik Alamanci yillarimizda :)) Hatta ta 2007 yilina ait tatli calismalarimi fotograflamisim, o zamandan blog yazma dusuncesi vardi ama hayata birkac yil sonra gecirebildim :))

Sanirim bu meyvayi yapraklari acilinca cicek gibi gorundugu icin cok sevdim ben :) Iste bunlarda 2007 yilindan kalma cikolata kaplama calismalarimiz. Hatirliyorum da kocakisisi ile fisilisleri glazur kaplarken oldukca eglenmistik, sonrasinda da afiyetle yutmustuk :)



Ve cikolata kaplanan fisilisler brownilerin uzerine sus oldular...


Bu fotografi inernette pysallis ararken bulup bayildim, nasil guzel kurumus yapraklari, oya gibi...


Ve masterchef izlerken ogrendigimiz bir diger sey de tomatillo oldu. Ilk bakista yesil renkli pysallis e benzetmis olsak da sonradan adinin tomatillo oldugunu ogrendik. Sonradan arastirinca tomatillo'nun pyhsallis familyasindan geliyor oldugunu anlayinca neden bu kadar birbirlerine bezediklerini anladik tabii :)
Tomatillo lar pyhsallislere sekil olarak benzese de daha buyuk ve yesiller. Isminden anladigim kadari ile de daha cok domatesi andiriyorlar. Simdi tadina bakmak icin can atiyorum ama nerede ve ne zaman olur allah bilir. Genelde guney amerika da yetisiyorlarmis, oraya bir gezi mi planlasak ne :))

Pazar gunu ne de ansiklopedik bilgi gibi bu yaziyi SIKISTIRDIKTAN sonra kacayim, herkese keyifli bir pazar dilerim :)

Thursday, February 3, 2011

Kadinsi muhabbetler

Sanirim tatil bahanesiyle blogumla ozlem gideriyorum, bol bol yazarim artik bu dört gün boyunca :) Dun temizlik yaparken cekmecenin dibinde bunlari buldum. Gecen yil yilbasi zamani Almanya'dan (sanirim Douglas'dan) almistim bu makyaj setlerini. Neredeyse hic kullanilmadilar :( Oradayken evde calistim hep, makyaja gerek olmadi evin icinde :) Simdi ise sicak havadan dolayi makyaj falan yapmiyorum pek. Eh bu cici setlerim de cekmece koselerinde kaldi dogal olarak, dun bulunca sevindim birden.


Ilk gordugum anda pembe rengine vurulmustum pembe delisi bir insan olarak. Sonrasinda baktim cok kullanisli bir set, bircok renk bir arada hemde neredeyse cuzdan buyuklugunde. Cantaya sigiyor, her an elinin altinda, sirinligi de cabasi :) Indirimde oldugunu gorunce de dayanamayip almistim kendime yilbasi hediyesi :)





Kutulari orada acmamistim, demo versiyonundan secmistim model ve renkleri. Eve donuste yol boyu bir islik sesi, nerden geliyor bu ses allahim cildiricam. Evde kutuyu bir actim ayni islik :))) Megerse kutularin icine isiga duyarli sensor yapmislar islik sesi oradan geliyormus :D
Ne alaka hic bilmiyorum ama kocakisisi ile bol bol kutulari acip kapadigimizi ve uzunca sure oynadigimizi hatirliyorum :) Dun kutuyu aciverince duydugum islik sesi bir yil oncesine goturuverdi beni aniden.


Almanya'ya dair ozleyecegim birsey daha; envai cesit, kaliteli ve guzel kozmetik urunleri, hemde oldukca uygun fiyatlara...

Thursday, December 2, 2010

Advents kalender

Advents kalender yada Advent calender, sanirim ozledim seni...
Icinden cikacak kucucuk cikolata oldugunu bile bile sabirla ertesi gunu beklemeyi... yada tum kurallari hice sayip hepsini birden tek tek ayni gunde acip yemeyi...


Aralik geldi bile biz anlamadan ve her yerde boyboy yeni yil yansimalari, birkac zamandir gozume takiliyor internette advents kalenderler.

4 koca yil, istemeden alismisiz demek ki. Sogugunu degil ama binbir cesit cikolatalarini delice ozledigimi itiraf etmeliyim sanirim :) Hele hele yilbasi zamanlarinda...

Monday, November 15, 2010

Her sonbahar gelisinde sari sari yapraklarda...

Cok severim bu sarkiyi, rahmetli Yildirim Gurses nasil da guzel soylerdi...
Bu sonbahar resimleri yaklasik bir yil oncesine denk gelen bir zaman diliminden…
Yer Almanya’nin Erlangen sehri, nadir bulunan gunesli bir sonbahar gunu Almanya icin…




Nerden cikti simdi bunlar derseniz sonbahar geldi geciyor bile, kis kapiya dayandi. Ve hayatimizda ilk defa soguktan uzak bir sonbahar yasadik biz.

Ilginc… Guzel… Mutlu (sogugu sevmeyen ben icin)…

Yavas yavas yilbasi yaklasirken ortalikta yapay cam agaclari belirmeye basladi. Cevrede sort ve ip askili giymis insanlar yilbasi agaclarinin onunde poz verip fotograf cektirince garip ve komik geliyor bize :)

Gecenlerde birinin agzindan duydum sararip yere dokulmus sonbahar yapraklari hakkinda konusulurken “gordunmu onlari gercekten, ay ne guzellll” gibi bir cumle kurdu. Bana garip ve komik geldi tabii ki. Sonrasinda soyle bir dusundum, insanoglu kendisinde ne yoksa onu istiyor iste. Iste benim de aklima bu fotograflari cektigimiz, yapraklarin sararmaya basladigi o guzel sonbahar gunu geldi birden.

Yillardir soguktan nefret eden, surekli hasta olarak yasayan “ben” Singapur’da boylesi bir sonbahar ve kis gecirmekten gayet memnunum su anda. Koca kisisi de simdilik memnun, ama ne kadar dayanir buraya bilemem :) Gecenlerde “bu ada benim ustume gelmeye basladi” dedi, eh Istanbul cocugu ne de olsa SIKILMAZ mi?

Birde farkettik ki burada zamanin nasil gectigini ayrimsayamiyor insan, mevsim hic degismiyor, iklim ayni, gunler bile degismiyor sabah 7’de doguyor gun aksam 7’de batiyor… hep ayni… Insan gecen gunlerin hizina yetisemiyor ve farkina varamiyor, sanirim bu oldukca kotu…

Guzel bir hafta diliyorum hepinize :)
A.

Thursday, September 2, 2010

Bir muzikal macerasi

Yaklasik iki yil kadar onceydi… Afislerini gorup buyulendim aninda. Hayatta gordugum en sade ve en anlamli afislerden biri benim icin. Simsiyah bir arkaplan ve uzerinde parildayan iki tane goz. Guzelliklerinden belli insan gozu degil bunlar, kedi gozu… O anda asik oluyorum ve kararimi verdim, ne pahasina olursa olsun gitmeliyim ve izlemeliyim bu sovu.

“Cats” muzikalinden bahsediyorum…





Universite yillarini Ankarada tamamlayip bir kez bile operaya gidemeyen ben, gidemedigim icin hala daha icimde ukdeler dolu olan ben, yillar yili tiyatrolarin gonlumde her zaman apayri bir yeri olan ben, burnumuzun ucunda Frankfurt’ta dunyanin en buyuk operalarindan birinin varligini daha yeni kesfeden yine ben... Karar verilmistir, hele hele isin ucunda kedi gibi kutsal ve muhtesem bir varlik varsa gidilmez mi?

Arastirmaya basliyorum ve goruyorum ki (korkmayin opera yanmadi hahahaha) Cats dunyanin en onemli muzikallerinden biriymis (ne ayip bilmiyorum ben, ama gecte olsa ogrendim). Eh hal boyle olunca, birde isin icine Frankfurt operasi girince fiyatlar inanilmaz ucuk. Hani yani ogrenciyiz daha o zaman, bizi fazlasiyla asiyor. Ama gitmem lazim, hayatimda opera izleme firsatim olmadi benim… hemde Cats gibi buyuk bir muzikal geliyor… hemde Frankfurt operasina bu kadar yakinken… Pes etmiyorum ve en ucuz gruptan biletlerimizi paraya kiyarak aliyorum. Hatta goruyorum ki aylar oncesinden cok az sayida bilet kalmis, aferin diyorum kendime, bu kadar onemli ve guzel bir gosteri olmasa boylemi olur, iyiki aldin biletleri.

Ve buyuk gun gelip catiyor, ta ta ta tammmm…

O gun isten cikar cikmaz trene atlayip Frankfurtta aliyoruz solugu. Frankfurt operasinin onune geldigimizde ortalik ana baba gunu gibi. Neyse efendim siraya girip yavas yavas iceri giriyoruz. Bu arada normalde moda nedir bilmeyen almanlar nasil bir susluler agzim acik kaliyor. Gundelik hayatta salasliklarindan ve spor kiyafetlerinden gram odun vermeyen insanlar oraya bildigin balo kiyafetleriyle gelmis! Sorsan iceride nisan dugun falan var derim. Hatun kisiler pur makyaj, elbiseler inanilmaz. Erkekler smokinle gelmis, hayir abartmiyorum bildigin takim elbise yada smokin. Hadi bilemedin en kotusunde gomlek ustu blazer ceket. Onlari gorunce kendimi nereye sokacagimi sasiriyorum. Halbuki bende evdeki en suslu kazagimi giymistim o gun – kazak ya kazak!!! Millet tuvalet giyip gelmis diyorum. Altimda kot ayagimda bot, hele birde butun gun it gibi calisip gelmisim gozlerin alti bir parmak mor yorgunluktan :) Daha ne diyeyim. Koca kisisinin de durumu benden pek farkli degil tabii ki.

Almanlari ilk defa cani gonulden takdir ediyorum, sanata ve sanatciya saygilarindan dolayi. Lise ogrencisi dolu ortalik, hepsi daha o yastan alisiyorlar, o yastan ediniyorlar bu aliskanliklari. Yurdum insaninin “ben boyle sanatin icine tukururum” soylemleri geliyor aklima, ve kahroluyorum. Turkiye Avrupa ulkesiymis, pehhh siz anca kendi yandaslariniza yutturursunuz o yalanlari. Neyse siyaset yok, siyaset yok! Yaziya devam :)

Yerimizin tam olarak neresi oldugunu anlayamayinca bir gorevliden yardim istiyoruz. Gorevli asansore binip 6. Kata cikin diyor ve biz dumur oluyoruz! Opera binasi tam tamina alti katliymis. Gordugumuz en harika (kac tane gorduk ki baska) opera binasina girmenin gururunu ve sevincini yasayamadan o saskinlikla kendimizi altinci katta buluyoruz. Yerimizi buluyoruz ki… Allahim saka gibi, en sondan bir onceki sira! Zaten altinci kat olmasi dolayisiyla sanki evin terasindan bakar gibi bakiyoruz sahneye. Orda bir sahne var uzakta, o sahne bizim sahnemizdir… gormesekte, duymasakta…

Neden sasirdim ki, simdiye kadar coktan suphelenmeliydim nasil oldu da hersey bu kadar yolunda gitti, nasil bir sorun cikmadi diye. Eh yapacak birsey yok tabii, el mecbur oturup seyredecegiz. Koca kisisi basladi soylenmeye, zaten karni da ac (eyvah acikinca hircinlasir). Bende kendimce teselliler uyduruyorum “bak cevrede bir suru buyuk boy ekran var en kotu onlardan gorecegiz” “bu adamlarin ses sistemi iyidir, bisey group duyamayacaksak neden satsinlar bunca bileti” “hem bak bunca insan bosunami gelmis elbet onlarinda bir bildigi vardir” diyerekten.

Birkac dakika icinde sov basliyor ve biz aci gercekle karsi karsiya kaliyoruz… Hicbirsey gorulmuyor, sahnede hoplayip ziplayan insanlar ancak parmak buyuklugundeki figurler kadarlar. Bunulada kalmiyor sesler bize gelinceye kadar inanilmaz bir sekilde karisiyor, eh adamlarin hepsinin Ingiliz olmasi ve inanilmaz agir bir aksanlarinin olmasi da tuz biber, birde muzikal zaten tumden bitigiz yani. O cok guvendigim ekranlardaki goruntulerin cekimi de zannedersem bizimle ayni seviyeden yapiliyor, yakinlastirip cekmeyi akil bile edemiyor adamlar her ne hikmetse, az para verince ekran goruntusu bile uzaktan iste boyle :) Ve son darbe… Ekranlarin altinda alt yaziyi gorup sevinen ben alt yazinin almanca olusuyla yikiliyorum – benim almancam nerde bu muzikali almanca izleyip anlamak nerde :(



Yaklasik 1.5-2 saat boyunca guzel muzikler esliginde, ustlerinde kostumler olan daha dogrusu bizim oldugunu varsaydigimiz (hani herifler anadan uryan olsa anlayamayiz o derece) parmak adamlarin ordan oraya kosturmasini izledik. Hikayeyi anladik mi? Sayilir… yok sanirim onu da anlamadik :)

Sov bitti deli bir alkis koptu opera binasinda, dakikalarca… Sanatcilarin biri gidiyor biri geliyor nasil bir alkis, ardi arkasi yok. Bende kaptirmisim kendimi nasil deli gibi alkisliyorum ellerim sisti, hani kendimi eglenmeye, mutlu olmaya ve muzikale bayilmaya programladim ya onceden sebep o :) Yan taraftan koca kisisi gomuldugu koltugundan dogruldu, surat bes karis bir sekilde;

“Neyine alkisliyorsun, ne gordun ki neyi alkisliyorsun, mikrop kadar kedileri mi alkisliyorsun!” demez mi.

O anda kahkahayla guleyim mi yoksa adami altinci kattan mi atayim bilemedim :)

Nerden mi aklima geldi simdi bu olay yillar sonra? Sisteme kayitli kalmis bir kere mail adresim, bu sabah mail geldi… Almanyadaymis “Cats” muzikali yeniden, haber veriyorlar yine gormek istermisiniz diye, bilmez ki adamlar ilkinde ne gordugumuzu. Daha dogrusu goremedigimizi…
A.

Friday, July 9, 2010

5 Gozlu Garabet

Geldik yine bir Cuma gunune ve Cuma yazisina…

Seviyorum ben bu Cuma yazilarini, oturup dusunuyorum ne yazsam nasil yazsam diye. Eglenceli seyler olsun istiyorum, hem yazarken ben hatirlayip hatirlayip guluyorum kikir kikir hemde okuyanlarinda yuzu gulsun istiyorum.

Yaklasik bir yil kadar onceydi, Almanyadan ayrilmamiza birkac ay kalmis, nereye gidecegiz ve ne zaman gidecegiz belli degil henuz… Ilk goz agrimiz, memleketten sonra ikinci yuvamiz Mainz’dan ayriliyoruz ve gecici bir sureligine Erlangen adinda, koyden beter kucucuk bir sehre tasiniyoruz. H.’nin patronu oraya tasindi dolayisiyla ona is hazir, son birkac ay icin is aramak zorunda kalmamak maksat, bende isimi evden yurutecegim o sirada.

Tasinmayi zaten oldum olasi pek sevmem ama naparsin tanrim bana da boylesini yazmis, kaplumbagadan beterim serefsizim, bir sirtimda kabugum eksik. 18 yasimdan beri elimde bavul dag tas geziyorum. Yok yetmedi evlendigim adam da benden beter cikti, ikimiz gucleri birlestirip voltran olduk daha daha uzaklara gitmeye basladik :)

Neyse lafi uzatmayayim, velhasil topladik piliyi pirtiyi tasindik yeni evimize. Almanya’da soyle bir garip durum var; eve tasiniyorsun ama evin mutfagi olmuyor genelde. Saka degil gercek, ilk duydugumda en hayrete dustugum seylerden biri de buydu zaten. Bildigin mutfak bombos… artik dolap mi alirsin, beyaz esya mi alirsin, lavaboyu nerden bulursun… hicbiri olmadi at bir dosek kivrilip yatarsin o derece yani… Onceki evimizde sansliydik ev sahibi yaptirmis mutfagi –ki cok cok nadir bir olay- ama bu evde mutfak dimdizlakti. Eh biz de gecici olarak oraya tasindigimiz icin, birde nereye gidecegiz, halimiz ne olacak belli degil, gecici bir cozum bulalim dedik. Ufak mutfagimsi bisey aldik kendimize, hani bazi sirketlerde ve yurtlarda olur ya bazen bir kucuk lavabo, yaninda ufacik bir ocak, alti da dolap… iste oyle birsey aldik kendimize. Ama gel gor ki onca tabak canak tencere ortada kaldi, dolap lazim onlara. Gittik su ev alet edavati satan buyuk magzalara, aldik oradan ahsap uc bes rafli bir dolap, hani depolarda garajlarda olur ya bildigin ahsap raf sira sira.
Buraya kadar bisey yok, ne varsa bundan sonra basladi…
Gunduzleri evin erkegi ise gidiyor, bende isi gucu birakip hamarat ev kadini rolunde ev temizleyip yerlestiriyorum ilk gunlerde, aksam gelince o da yardim ediyor sonra.

Ic ses: onceki yasamimda temizlikci falanmiydim acaba? Tarih tekerrurden ibaretmis, bu kacinci tasinma, ev temizleme, yerlestirme yahu!!!

Iyi kotu herseyi yerlestirdik, ama canimizda cikti yine bu arada. Bir taraftan o daginiklik, yorgunluk falan bizim sinirler iyice gerildi ama. Ben fitili icine kacmis dinamit gibi geziniyorum ortalikta, her an patlamaya hazir :)
Birgun tam aksam uzeri o mutfak icin aldigimiz raflar carpti gozume kenardan, dedim ben bu adami beklemeyeyim en azindan raflari yapayim da aksama tencere tabagi yerlestiririm icine isim biter. Esimin gelmesine bir iki saat var, basladim tahta raflari acip silmeye… allahim sil sil bitmiyor, sil sil bitmiyor… bin parca mubarek. Ben tam silmeyi bitirdim ki geldi bizim ki eve, ama durum nasil vahim, g.t kadar mutfakta bin parca tahta ortasina ben kisilip kalmisim. Hadi o da sivadi kollari, vidalarini civilerini takalim da yapip bitirelim bir an once diye, velhasil karnimizda ac daha yemek yapilacak. Ki cook sonradan anlayabildik bunun ne buyuk bir yanlis oldugunu… Bin parca dedim degilmi? Eh vidalarini ne kadar bekliyoruz ki… Allahim vidaliyoruz vidaliyoruz bitmiyor, orasini cak, burasini ekle, digerini yerlestir, olmadi bastan… bir kat bitti sira digerinde… elimizde g.t kadarcik alet, vidalari cevir cevir bitiremiyoruz… kan ter icinde kaldik… yorgunluktan ve acliktan yamulduk… birde gavur olusu gibiymis lanet sey, kucucuk mutfagin ortasina cikti dev gibi, biz kenarda kiprasamiyoruz bile.

Ama bu arada ikimizdede tam bir sakinlik hukum suruyor, korkutucu bir sessizlik ve sakinlik. Hani biri “tik” dese patlayacagiz. Bizimkinin canina tak dedi ki cenesine vurdu bu durum, basladi eski zaman radyolari gibi reklam yapmaya;

“Kusluk vakti caniniz mi SIKIldi? Aksam aksam caniniza kastiniz mi var? aman kacirmayin, bes gozlu garabet… bir numara”

“Rahat poponuza mi batti? Kerahat vakti kocanizla dovusesiniz mi var? kacirmayin bes gozlu garabet…”

“Bes gozlu, bin vidali garabet… kacirmayin hemen alin… yetmezse yanina yuz vida da bizden hediye”

“Caniniz bin vida mi cevirmek istedi? Aksam karanliginda birbirinizin girtlagina yapisasiniz mi geldi? Simdi alin bes gozlu garabet…”

Eh tabi bu reklamlardan sonra kimde can kalir, gozumuzden yas gelerek gulduk dakikalarca :) Bes gozlu Garabetin (yani rafli dolap oluyor bu durumda, hani anlamayan varsa) kendisi birkac ay is gordu, sonrada tasinirken verdik gitti ama muhabbeti hic bitmedi, hala aklimiza geldikce bizimki reklamlari tekrarliyor guluyoruz bol bol :)
A.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails